Spencer

Spencer ★★★★½

78.sincisi düzenlenen Venedik film festivalinde çok enteresan bir şekilde ödül almamasıyla beni oldukça şaşırtan, son yıllara damgasını vuracak sinematografisiyle, kusursuz set tasarımlarıyla, harika oyunculuklarıyla, aklımın alamayacağı düzeydeki yönetmenliğiyle, gerçek ile hayal arasındaki müthiş hikayesiyle ve daha sayamıyacağım onlarca iyi özelliği ile Spencer filmi benim için bu sene izlediğim tartışmasız en iyi yapım olabilmeyi çok net bir şekilde başaran ve her karesine imrenerek baktığım bir şaheser oldu.

Filmin ilk haberleri çıktığında aslında film pek de fazla dikkatimi çekmemişti. Prenses Diana'nın hikayesinin sinema perdesinde anlatılması bana nedensiz bir şekilde o zamanlarda pek de ilgi çekici bir konu olarak gelmemişti ve bu sene beklediğim diğer yapımlara göre gözümün önüne daha az gelen bir yapıya sahipti. Zaten filmin yönetmenine de Ema filminden dolayı biraz da olsa mesafeli yaklaşıyordum ve filme karşı beklentim gerçekten çok azdı. Ancak filmin vizyona girmesine kısa bir süre kala filmi biraz daha araştırdım ve film çok daha fazla dikkatimi çekti. Filmin fragmanlarından ve konusunu işleyişinden dolayı hiç beklemediğim bir şekilde filme karşı çok büyük bir sempati besledim. Hatta arada içimden "sanırım senenin tek başyapıtı bu film olacak" dedim ve bu beni filme karşı gerçekten fazlasıyla yükseltti. Daha sonra film vizyona girdi ve ben de heyecanım içimde daha fazla büyümesin diye filme sinemada gitmeye karar verdim. Normalde aklımda filmi çıktığı ilk gün izlemek vardı ama Titane ön gösteriminden dolayı filmi bir gün de olsa ertelemek durumunda kaldım. Filmin iyi yanlarına geçmeden önce şunları söylemeliyim ki filme her karesinden dolayı gerçekten çok fazla bayıldım ve sinemada adeta büyülendim. Başta bu kadar düşük beklenti yarattığım bir filmin bana bu kadar iyi şeyler sunması ve bana sinemayı sevdiren elementlerin hepsini adeta bir sinema şaheseri seviyesinde kullanması beni gerçekten hayretlere düşürdü ve filmin yaptıklarına inanamadım. Senenin benim için en iyisi olması bir yana, teknik anlamda bu filmin herhangi bir ödül almamasını hiçbir şekilde anlamadım doğrusu. Değeri pek bilinmeyecek yapımlar sıralamasında bu sene başı çekmesi çok muhtemel olabilir.

Peki filmde neler iyiydi? Filmin sinematografisi ve estetik anlayışı o kadar fazla iyiydi ki daha ilk karesinden bile çok büyük bir güzelliğin geleceğinin çok büyük bir habercisiydi. Her bir karede o kadar büyük bir özen ve hassasiyet vardı ki filmin bütün estetik güzelliğinin sizin her bir dakika daha fazla gözünüzün önüne gelmesine olanak sağlıyordu. Yönetmen Pablo Larraín filminde daha çok The Lighthouse'un kamera kullanımına benzeyen perspektifler kullanmış ve bu filme çok pozitif bir hava katmış. Özellikle zaman zaman filmin sinematografisini Wes Anderson'ın büyüleyici simetri anlayışına, Tarkovsky'nin harika sanatsal bakış açısına ve Come And See'nin o müthiş buğran havasına çok fazla bir şekilde benzettim ve bu beni filme karşı inanılmaz fazla bir şekilde yükseltti doğrusu. Manzaralar, güzel konak sahneleri ve rüya ile gerçeklik arasında gidip gelen sahneler filmin sinematografisini çok ayrı bir yere koymasına olağanüstü bir biçimde yardım ediyordu ve fazlasıyla usta işi gözüküyordu. Gerçekten filmin sinematografisine çok ayrı bir biçimde hayran kaldım ve daha ne kadar övsem de bu seviye için çok az gelecekmiş gibi hissediyorum. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama benim gözümde filmin sinematografisi gerçekten böyle bir seviyede. Filmi izledikten sonra bana daha fazla hak vereceğinizi çok net bir şekilde düşünüyorum çünkü bu seviyeyi anlamak sadece filmi izleyerek yapabileceğiniz bir şey. Bu bakımdan bana şimdilik hak vermezseniz gayet anlayışla karşılayabilirim ama benim gözümde tam anlamıyla bir deneyim de denebilir. Özellikle ormanlık alanda geçen sahneler Tarkovsky'nin Sacrifice ve Nostalgia filmlerine bir hayli fazla bir şekilde benziyordu ve filmin genelinde size o buğran havayı daha etkili bir biçimde iliklerinize kadar yaşatıyordu doğrusu. Filmi sırf sinematografisi yüzünden bile sabaha kadar övebilirim doğrusu. Bunun dışında filmin harika hikâyesi de bu büyüleyici sinematografiyi çok güzel bir şekilde destekleyen unsurların en başında geliyordu ve bir biyografi filmine göre çok başarılı bir seviyedeydi. Film bize 90'ların katı kraliyet kurallarının ardındaki gerçeğin ve Prenses Diana'nın yaşadığı kederin, zorbalığın ve kötü zihinsel durumunun ne denli yürek burkan bir olay olduğunun kasvetli bir resmini sunuyordu. Bunların hepsini yaparken de asıl odağına Prenses Diana'yı da almayı ve olayları sürekli onun psikolojisinin çevresinde geliştirmeyi de ihmal etmiyordu. Diana geçen her bir dakika olan olaylardan dolayı o ailenin içinde kendini daha fazla kaybetmeye başlıyordu ve zihinsel olarak tam bir çöküş yaşıyordu. Hayatta her zaman basit şeylerden zevk alan ve bu şöhrete hayatı boyunca hiçbir şekilde alışamayan Prenses Diana katı kraliyet kurallarına daha fazla dayanamayınca içinde senelerdir gizlediği, kendi kabusunun içindeki özgürlüğünü aramaya çalışıyordu ve hayal ile gerçeklik Diana'nın zihninde iyice karışmaya başlıyordu. Filmin hikayesi de tam bu sırada kendini inanılmaz bir yere koymayı çok daha iyi bir şekilde başarıyordu ve kademe kademe size o daralmışlık hissini daha fazla bir şekilde yaşatabiliyordu doğrusu. Kraliyet ailelerinin gerçek yüzleri, o çok şaşalı hayatlarındaki sahtelik ve herkesin aslında yaşamak istemiyeceği bir hayatı yaşaması bize filmde harika diyaloglar ve hikaye örgüsü ile çok daha iyi bir biçimde verilmişti ve çok başarılıydı. Hikayeyi bu anlamda gerçekten çok sevdiğimi ve filmin Diana'ya bakış açısına hayran kaldığımı söyleyebilirim doğrusu. Özellikle filmin bazı çok kritik sahneleri filmin hikayesine doğrudan etki yapacak düzeydeydi ve çok hoşuma gitti. Bunlara en örnek olarak Diana'nın unutulmaz yemek sahnesini, sonlara doğru hayalindeki hayatı rüya olarak gördüğü sahneyi ve bilardo sahnesini ekleyebilirim. Bu 3 sahne hikayenin gidişatı adına bize çok önemli materyaller sunuyordu ve teknik anlamda bile son derece muazzam duruyorlardı. Özellikle Diana'nın hayal sahnelerini filmden sonra tekrar tekrar izleyesim bile geldi açıkçası. Bu sahnelerde Kristen Stewart'da inanılmaz bir performans sergiliyordu ve kendi çıtasını her bir dakika daha da yukarılara koymayı başarıyordu. Karakterin zihinsel durumunu, kederini ve ruhsal sıkışmışlığını Kristen Stewart daha çok göz hareketleri ve derinden gelen kibar ağlamalı sesi ile yansıtmaya çalışıyordu ve bunu da bir hayli başarılı bir şekilde yapabiliyordu. Kendisinin kariyeri için en iyi performanslarından biri olduğunu ve Oscarlarda en büyük adaylardan birisi olabiliceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak tabii ki başta çok tiyatral geldiği için hafifte olsa gözüme battığı da bir gerçek. Bunun dışında filmin kostümleri ve makyaj tasarımları da yine tıpkı sinematografisi gibi kusursuza yakın bir düzeydeydi ve üstüne pek de fazla bir şey söylemeye gerek kalmıyordu. Filmin hikayesi zaten bir şatoda geçtiği için bütün kostümler ve makyajlar tam olarak bunun için hazırlanmıştı ve üstüne ne kadar uğraşıldığı bir hayli fazla bir şekilde belliydi. Herşey o kadar aklın almayacağı güzellikte karşımıza çıkıyordu ki filmi kesinlikle yükselten etmenlerden birisiydi. Ayrıca ses ve müzik kullanımı da oldukça zeki bir biçimde hazırlanmıştı ve tüm sahnelere birebir bir şekilde uyarlanmıştı. Ortamdaki gerginlik her bir dakika artıkça müzik daha da yukarılara tırmanıyordu ve bu da filmin gerginliğini bize fazlasıyla hissettirebiliyordu. Özellikle yemek sahnesindeki ses kullanıma çok ayrı bir biçimde hayran kaldığımı söyleyebilirim.

Peki filmde neler kötüydü? Filmin benim açımdan tek sıkıntısı kurgusunun çok az da olsa uzun hissettirmesiydi ve sonlarına doğru biraz gereksiz uzatılmış gibi durmasıydı. Aslında filmin finali tam istediğim bir şekilde bitse de zaman zaman daha iyi sahnelerde daha iyi bir son yapılabilirmiş hissi bana filmin sonlarında biraz da olsa geldi ve sanki daha iyi olabilecekmiş gibi bir his yaşattı. Ancak bu sorun filmin sadece sonlarında yaşandığı ve genele vuran bir sorun olmadığı için benim gözüme çok da fazla batmadı ve filmi bende neredeyse hiç düşürmedi. Fakat tabii ki biraz daha kısa olsa ortaya daha iyi de bir son çıkabilirmiş.

Özet olarak Spencer filmi harika sinematografisiyle, hikayesiyle, oyunculuklarıyla ve yönetmenliğiyle bize hipnotik ve sarsıcı bir şaheser sunuyor. Çok fazla değinilmeyen ve gerçeklerin hep saklandığı biyografi hikâyelerine ilginiz varsa bu filmi size her anlamda çok net bir şekilde tavsiye edebilirim. Sadece biyografi hikayesi olarak da değil, bir film anlamında da Spencer bizlere inanılmaz şeyler vaad ediyor ve bunların hepsini kusursuza yakın bir biçimde izleyiciye aktarabiliyor. Herşeyiyle tam bir sinema filmi. Görülmeye her karesiyle bile fazlasıyla değer. 9.5/10

youtu.be/JGY59AU2U8o

Furkan1501 liked these reviews